Saturday, April 26, 2008

FLAŞ! FLAŞ! FLAŞ!

İŞTE AMERİKA'NIN GERÇEK YÜZÜ!!!



Amerika'da da insanlar çöplerini yerlere atiyormus megerse. Gecen gun is cikisi havayi gunluk guneslik, gölü de masmavi gorunce hemen otobandaki ilk çıkışa yöneldim. Göl kenarinda bes-on dakika dolasip, fotograf cekerken, arastırmacı gazeteciliğe yakisir bir sekilde, Amerika'nin bir baska yuzunu ortaya cikardim sayin okuyucu. Evet, demek ki sadece Türkiye'de yerlere çöp atilmiyormus. Vatandasimiz sahil kenarlarinda cit cit cekirdek citleyip, kabuklarini yerlere üfürürken, elin Amerika'lisi da bos durmuyormus. Onlar da 'lunch'larini (ogle yemeklerini) yeyip, kutularini, posetlerini gol kenarindaki kayaliklara savuruyorlarmis megerse. İçim cok rahatladi. Keyfim yerine geldi. Yillarin ezikligini uzerimden attim!! O keyifle manzara fotograflari, kuş, martı neyin ne gorduysem cekmisim. Hatta baktim ki Amerikali gencler de sahildeki taşlarin uzerine sevdikleriyle kendilerinin adlarini kazimislar. Gençlik işte, her yerde aynı dedim.
İşte kanıt işte ispat! Bakın çöpler oradan poz veriyor :-(




Sehirden manzaralar






Asagidaki fotograflar da eve yurume mesafesindeki gol kenarindan

Tuesday, April 22, 2008

DOST SOFRALARI

DOST SOFRALARI



Birkac hafta once sehir disina yaptigimiz ziyaretlerde sevgili ev sahibemiz Gulenay'in hazirladigi harika kahvalti sofrasi ve nefis pastasi resimde gorunuyor. Ellerine saglik Gulenaycim. Guzel tariflere blogundan ulasabilirsiniz. http://www.gulenayinsofrasi.blogspot.com/ (Umarim senden once pastanin resmini koydugum icin bana kizmassin Gulenaayy. Bu arada arsivin harika, bi sene yemek yapmasan idare eder seni blogta :)


Sevgili Seyda'nin o guzel kahvalti sofrasini ise cekmeyi unuttuguma cok hayiflaniyorum. Bizim afacanlarin gurultusu, patirtisi ve oyuncak kavgalari arasinda aklimdan cikmis. Seydacim senin de ellerin dert gormesin, hersey cok guzeldi.

Hava da cok guzeldi o hafta sonu. Arkadaslarla yaptigimiz sezonun ilk piknigi icimizi acti. Darisi dost sofralarini ozleyenlerin basina...


Saturday, April 12, 2008


COCUK MUZESINDE BIR GUN

Birkac hafta once Chicago donusu tatli oglusu biraz daha gezdirelim dedik. Children's Museum'u arkadaslardan duymustum. Oraya gittik. Daha once cocuk muzesine hic gitmedigimden nasil biryer oldugu konusunda pek bir fikrim yoktu. Bildigimiz muzelere benzeyen bir yani yokmus. Cocuklar icin degisik oyun alanlari olusturulmus. Alisveris oyunu oynayacaklari kucuk bir market, market sepetleri, evcilik oyunu alani, muayene odasi, kumlarla oynayabilecekleri genis bir alan, aktivite odasi, icinde oyuncak gemiler ve plastik baliklarin oldugu su dolu bir alan (yani buyuk bir masaya benziyor), banka, belediye otobusu, tekerleklerini takip cikarabilecekleri, tamir aletlerinin oldugu bir araba ve yaninda benzin pompasi, ahir ve ciftlik gibi dizayn edilmis oyun alani vs... Bizimki oynadi kosturdu, guzel bir gun gecirdi. O mutlu olunca, biz de mutlu olduk :)




Friday, March 28, 2008

CHICAGO



(Yazlari yapilan Taste of Chicago Festivali. Degisik yorelerin yemekleri sergileniyordu. Turkler de stand acmisti. Bunu oraya kurulan donme dolabin tepesinden cekmistim.)

Eski memleketimizdeydik gecen hafta. 4 gece, 3 bucuk gun suren cok guzel bir Chicago ziyaretimiz oldu. Eski dostlarla hasret giderdik, esimle eski gunlerimizi andik. Ne de olsa Chicago bizim Amerika'daki ilk ayak bastigimiz, yasadigimiz, ilk evimizin oldugu, musterek hayati paylasmaya basladigimiz ilk sehirdi. Orada gecirdigimiz yillar ve kurdugumuz dostluklar da bir o kadar ozel ve guzel bizim icin. Ayrica orasi benim ilk kez evde ekmek pisirdigim, ilk yogurdumu mayaladigim, ilk misafirimi agirladigim, Amerika'daki okul havasini ilk soludugum sehir olmasi munasebetiyle de ;) onemlidir. Ziyaretimiz boyunca bizi evinde agirlayan, cok da rahat ettiren canim arkadaslarima, ayrica gunduz cayina, aksam yemegine davet eden, orada gecirdigim zamani dolu dolu yasamama vesile olan butun arkadaslarima da coooookkkk cok tesekkurler. Bize de bekliyorum hepinizi. Mesafeler ve yillar araya girse de, biraraya gelince insan anliyor ki zaman dostluklari eskitemiyor. Ayriyeten yuksek Chicago sosyetesine de buradan selam cakiyorum. Onlar kendilerini bilirler :P


(Fotograf makinesini bizim afacan kirdigindan, yeni makine de Chicago donusu geldiginden dolayi fotograf cekemedim. O sebeple orada yasadigim siralarda cektigim fotograflari koyuyorum buraya)







( Chicago Turkish Festivali etkinliklerinde, sema grubu da gelmisti. Chicago Theatre'da guzel bir gosteri olmustu. Hatta haberini yapmistim .)

(Bir Chicago gercegi. Kar ve soguk)


(Botanik Park. Cok buyuk bir alana yayilmis harika bir mekan. Bir keresinde de bizim kizlarla gitmistik. Hatirladiniz mi?? :) )



(Sanirim bu ilk yapilan Turk Festivalinden bir fotograf. Esim cekmisti. Daley Plaza'nin onunde kurulmustu festival alani.Amerika'da bu kadar cok Turku bir arada gormek cok guzeldi)



(Nehir, sehir merkezinin icinden gecerek Michigan Golune akiyor. Bot turu esnasinda cektigim bir fotograf)




(Okula giderken neredeyse hep yakalandigim o uzuuunn trenlerden biri. Yolumun ustunde bir degil, iki tren yolu vardi. Ikisine birden yakalaninca okula gec kalmak kacinilmaz son oluyordu.)


(Goldeki bot turundan. Antenli bina Hancock Tower.Donme dolapli yer Navy Pier dedikleri iskele.Sehir merkezinin eglenceli yerlerinden biri. Bazen geceleri oraya gider, sakin, tenha bir yerden denizi seyrederdik. Michigan golune deniz diyorum ben, cok buyuk, denizden farki yok sayilir. Bi suyu tuzlu degil)






(Yine donme dolaptan bir manzara. Navy Pier'deki donme dolap degil bu. Taste of Chicago icin kurulmus gecici olan)


(Hey gidi gunler... Oradaki ikinci evimiz.)


(Sears Tower. Bir zamanlarin en yuksek binasi)




Tuesday, March 18, 2008

YENIDEN ANIYORUZ SIZI


(CANAKKALE'DE BIR TARIH YAZAN NESIL)






Bugun 18 Mart. Gecen yil 18 Mart'ta Canakkale Gecilmez baslikli yazimi daha dun yazmisim sanki. Aradan 1 sene gecmis, nasil gecmis, ne cabuk gecmis???



Bu aksam haberlerde Canakkale'den goruntuler vardi. Muhabir, ulkenin her yanindan gelip vatani icin canini feda etmis isimsiz sehitlerin kabirleri basindaydi. Sadece geldikleri sehirlerin adi yaziyordu mezar taslarinda. Muhabirin okudugu sehirler arasinda Tekirdag'da vardi. Annem bahsetmisti, bizim aileden de bir sehidimiz varmis orada. Arada henuz bir yuzyil bile yok ama onlar neler yasadi, neler gordu, bilip anlayamiyoruz. Kucuklugumden beri kurdugum, zamanda yolculuk hayalim depresti yine. Askerlerimizin o eski fotograflarina baktim internette bulabildigim. Oradaki o iki askerin, ustu basi perisan, boynu bukuk yigit iki askerin bakisiyla karsilasinca, hic aklimda yokken gozlerim doluverdi. Perisandilar belki, kuru ekmege talim ettiler, sogukta usuduler, ayaklari carikliydi, siperlerde yatip kalktilar, anadan yardan ayrildilar. Ama yigittiler. Fedakardilar. Ve binlercesi o Canakkale sirtlarinda, Gelibolu eteklerinde, ulasilabilecek en guzel makama ulastilar. Biz burada kendi perisaniyetimize, bolluk icindeki icimizdeki yokluga yanalim....



Sehitlerimizin ruhuna olsun en guzel hediyeler... Ruhlari sad olsun.

Sunday, February 17, 2008

Havadan sudan...

Oyun davetlerine gecikmis cevaplar-3




Yapmak isteyip yapamadiklarim ve yapmaktan keyif aldiklarim

Beceriksiz Gelincigim, bak bu davete vaktinde geldim, gordun mu?

Bilgisayar ekranimda ozel bir fotograf yok coktandir. (Yukaridaki iyi olurdu) Windows'un yemyesil bir cayiri ve masmavi bir gokyuzunu gosterdigi fotograf var. Her ne kadar otlayan inekler olmasa da resimde, oglum "inekler ot yiyoolaar" diyor. Otun oldugu yerde, inek de olur, olmalidir diye dusunuyo olsa gerek.

Yapmak isteyip de yapamadiklarimiz her insan gibi coktur hayatta. Kim erisebilmis butun isteklerine, hedeflerine? Eskiden beri bir gun gelip yazar olacagimi dusunurdum nedense... Olamadim tabii. Ciddi bir gayretim de olmadi. Televizyonda calistigim siralarda isimi cok sevmistim. Saatlerce gayret edip ugrasip, sonra da emeklerinin sonucunu TV ekraninda gormek cok zevkliydi. Simdi de TV ile ilgili bir seyler var ama isin mutfaginda olmak gibi, neredeyse isin butun asamalarini gormek gibi degil bu maalesef. Yapamadiklarimiz icin gayret sarfetmek lazim tabii ama olmazsa da cok uzulmemek... Ne de olsa hayrin nerede oldugunu biz bilemeyiz.


Hayatta keyif aldigim seylere gelince.... Kucuk seyler... insani seyler... bircok insan gibi sevdiklerimle birarada olmak mesela cok keyif veriyor bana. Annem babam, esim, oglum, canim ablam, yegenim, kuzenlerim, Turkiye'ye gittigimde bu saydiklarimin ve dayilarimin, yengelerimin, teyzemin bize gelmeleri, hep beraber gecirdigimiz vakitler... Kucuk seyler ama iste kolay elde edemedigimiz seyler...


Sonra bahar yeni yeni gelirken havadaki o harika koku ... Istanbul'da sokagin kokusunu icime cekerek yurumek... Dua ettikten sonra duydugum huzur.... Oglumun anneciiimm, babaciiimm diye seslenisini duymak, komik komik konusmalarini dinlemek, bir de kikir kikir gulusunu isitmek... Arkadaslarimla biraraya gelmek, muhabbetlerimiz... Aklima takilan herseyi internette aramak :)... Birseyler urettigimi, bir ise yaradigimi gormek... Evi temizledikten sonra tekrar tekrar ortaligi seyretmek :P... Arabada yalnizken muzigin sesini sonuna kadar acmak... (Artik oglus da genelde benimle oldugundan pek yapamiyorum)... okumak... zirt pirt fotograf cekmek... Cektigim fotograflara, albumlere bakmak... Deniz kenarinda yurumek (Turkiye'de)... Eski Istanbul'u ve Osmanli'yi ama bilhassa Istanbul'daki Osmanliyi anlatan birseyler okumak, izlemek... vs vs ... Gece vakti aklima gelenler boyle iste..

Evveett, bu kadar. Ben kactim... Yoruldum yaw.. Zormus bu oyunlara toptan cevap verme isi.

Ne olurdum?

Oyun davetlerine gecikmis cevaplar-2

Bir renk olsaydim, hangisi olurdum? Ya da hangi muzik aleti? Hangi kiyafet??? Gece gece hafif birseylerle ugrasmak hosuma gitti. Oturdum, daha oncesinde cevap yazamadigim oyunlara katilayim dedim. Sevgili arkadasim, Tatli Hatiralar'in sahibesi birkac ay once davet etmisti beni bu oyuna.

Himm, o kadar da kolay degil galiba kendini birseylere benzetmek :P

Mesela yemek olsaydim ne olurdum diye dusununce Cikolatali pasta geldi aklima. Rengimin cikolatayla bir alakasi yok ama cok severim. Ozellikle onceki sene ablamin dogum gununden bir gun sonra Turkiye'ye gittigimde, benim icin sakladiklari cikolatali pastanin tadi hala damagimda. Her yerde boyle guzel yapilmiyor. Ablacim, kulaklarin cinlasin, gelince yine istiyorum ;) Seyran'dan miydi? ( Bu arada bu sene oglusumun dogum gunu icin ablamin evde yaptigi pastalar da harikaydi, onun da hakkini yememek lazim. Herkesin zevkine hitap edelim diye bir cikolatali, bir meyveli yapip ya da alip, ikisine de daliveriyoruz. BU sene ki de, ilki de cok guzeldi yaa. Aileyle hersey guzel zaten)

Insanin yeri bol olunca boyle lafi uzatip duruyor iste. Neyse donelim oyuna.



Araba olsaydim Lexus RX olurdum :P tabii karakterimle pek bir baglanti kuramayacagim, araba arabadir yani.




Muzik aleti olsaydim kanun olurdum diyeyim mi? Sesi cok guzel. Goksel Baktagir'in Dogu Ruzgari albumuyle bu muzik aletini cok daha sevdim. Diger albumleri de guzeldir. Enstrumental muzik sevenlere duyurulur. Nisanli oldugum yil otobusle ise gidip gelirken, hep walkmen imden o albumu dinlerdim...


Kiyafet dersek, uzerinde Osmanli motiflerini barindiran bir uzun elbise derim. Belki kadife agirlikli, bordo renkli :) ;)

Aylardan daa Mayis olurdum. Hem Nisan'in hala biraz kisi hatirlatan sogugu gitmis, hem de yazin kavurucu sicaklari gelmemis bir bahar ayi.


Saturday, February 16, 2008

187. Sayfa

Oyun davetlerine gecikmis cevaplar-1


Sevgili Beceriksiz Gelinim, sagolasin beni guzel guzel oyunlara davet ediyorsun, davet alinca cok seviniyorum ama bir turlu icabet edemedim. Hadi bakalim bugun baslayalim.


Taa Kasim ayinda ilk daveti almistim senden. O sira okudugumuz kitabin 187. sayfasindakileri aktaracaktik amma o ara okudugum kitabin 187. sayfasi yoktu. Daha kisaydi. Acaba 87. sayfasini filan mi yazsam :P derken kaynadi gitti. Bu siralar elime aldigim kitap daha once okumus oldugum ama simdilerde yeniden bi gozattigim Cengiz Candar'in " Ciktik Acik Alinla" kitabi. Ama tekrar okumak cok sarmadi, tamamini okuyacagimi zannetmiyorum. Az once aradim ama evde yok, arabada kalmis galiba. O sebeple bu kitaptan once yine tekrar okudugum bir kitaptan alinti yapacagim. Hasan Cemal'in "Kimse Kizmasin, Kendimi Yazdim". Bu siralar eskiden okudugum kitaplari yeniden okumaya basladigimi farkettim. Galiba kitaplikta durup hala okunmamis baska kitaplara el atmaliyim.



Evet Kimse Kizmasin, Kendimi Yazdim kitabini yazar soyle anlatiyor kendi ifadeleriyle. Once onu yazayim, sonra gelelim 187. sayfaya.




" Yirminci Yuzyil'in butun inis cikislarini ben de kendi tarihimde yasadim. Bu uzun yuzyilin bir yani nasil ki insanlik icin buyuk acilarla dopdolu gectiyse, ben de bir yerde o acilardan payimi aldim. Yirminci Yuzyil nasil kidemokrasiyle totalitarizm arasinda, yani ozgurlukle fasizm, nazizm, komunizm arasinda buyuk mucadelelerle gectiyse, ben de bu mucadeleleri yasadim. Hem kendi benligimde, ic dunyamda, hem de bu guzel topraklarda...

Yirminci Yuzyil'da nasil ki dunya kocaman bir duvar tarafindan acimasizca ikiye bolunduyse, bizler de bolunduk dusman kamplara. Aramizda yuksek duvarlar, kafalarimizda setler olustu. Sonra o duvar yikildi, 1989'da. Demokrasi kazandi! Ama ben o duvari, o setleri kendi kafamin icinde 1970'lerde yikmaya baslamistim.

Iste bu kitap bunlarin oykusu... Kendi siyasal tarihimi, kendi siyasal kisiligimin olusumunu artilariyla eksileriyle yazdim" diyerek kitabini tanitiyor yazar.

Evet, 187. sayfanin ilk iki paragrafini sadece aliyorum. Bas tarafi 186'da.

" Herseyi bilen kraldan daha kotusu yoktur derler. Hele bir de boyleleri, bildiklerini baskalarina tek dogruymus gibi kabul ettirmeye kalkisirlarsa, kendileri gibi dusunmeyenleri adeta dusman gibi bellerlerse, bundan daha buyuk bir talihsilzik olamaz, ozgur dusunce ve demokrasi adina...

Eger demokrasiyi gercekten bir hayat tarzi olarak yerlestirmek istiyorsak, "dusmanlik kulturu" diye tanimlanabilecek bu anlayisi etkisiz kilmamiz gerekir. Sozcuklerin ozgurce ucusmasindan rahatsiz olanlara karsi... "

Guzel bir yer denk geldi, fazla soze ne hacet. Birbirimizi oldugumuz gibi kabul edip sevmeye basladigimizda, herkesin gorusune, inancina, tercihlerine saygi duydugumuzda, daha guzel gunler gelecek inancindayim.












Wednesday, January 23, 2008

Ben Mesgul


Ben Mesgul


4 ay once yeni bir sehre tasindik ey blog. 3 aydan fazla oldu, part time calisiyorum. Son iki uc gundur ise, isteki arkadaslardan Lisa kaza gecirip, doktordan raporlu oldugundan full time calismaya basladim. Yorgunum ey blog, cok da uykum var. Mutfakta bulasiklar, makinede camasirlar var. Zipircanim erken uyudu, her an ziplayip uyanabilir, geri yatirincaya kadar akla karayi secebilirim. Sana yazmak, resimler koymak isterdim ama vakit yok. Minik canavarimin dedigi gibi diyim: " Ben mesgul!"

Tasinmaca oynamak

Biraz kendi mutevazi tarihce-i hayatimiza birkac not duselim bakalim unutmadan (yorgun da olsak). Yaklasik 4 aydir yeni bir sehirde yasiyoruz dedim ya, 4 ay icinde ikinci evimize bile tasinmayi basardik. Ilk tasindigimiz daireyi cok sevmistim. Genis, guzel manzarali... Aksamustleri geyiklerin balkonun altina kadar gelip dolastiklari bir evdi. Amma velakin Amerika'nin apartmanlarinin ses gecirgenligi konusunda ustune yok. Alt kattaki yaslica teyzemiz oglumun evin icinde kosup oyun oynamasina fazla tahammul edemedi. 2 bucuk yasindaki bir cocugun evinin icinde oyun oynamaya hakki her ne kadar olsa da, eve tasindigimizdan beri yuzumuze bakip bir gulumsemeyi, hosgeldiniz demeyi bile cok goren komsularimiz oyle dusunmedi. Gunduz vakti cocuk evde oynuyor diye polis cagirmaktan tutun, aksam vakti kapimiza gelip bagirmaya kadar herseyi yaptilar. Hadi alt komsuya hak verelim, evlerin zemini cok ses geciriyor, dayanamadi kadincagiz diyelim ama yan komsunun hatta yan apartmandaki sinirli kadinin ofkesinden de nasiplendik. Yandaki adamdan Amerika'nin bildik malum kufurlerini duyduk. Apartmanin onundeki arabasina cocugum dokundu diye kapima gelip kufur eden, hakaret eden yan komsunun kiz arkadasina karsi biz de polis cagirma serefine erdik. Kadin 2 bucuk yasindaki oglumun ille de kendisinden ozur dilemesini isteyip ben de o henuz Ingilizce bilmiyor deyince, " Amerika'da yasiyorsunuz, Ingilizce ogretsene cocuguna' diye soylenen kadinin irkci bir 'red neck' olabilecegini biraz anlamis olduk. Megerse oturdugumuz bolge boyle insanlarin yogunlukta oldugu bir semtmis. Uzun lafin kisasi yeni tasindigimiz sehirdeki ilk aylarimiz boyle tantanali gecti.Daha once yasadigim yerlerde hic boyle insanlarla muhatap olmamistim. Nasip burayaymis. Sonunda yeni bir ev bulduk, bu sefer townhouse dedikleri, iki katli evlerden. 4 ay icinde iki kere tasinmak hayli yorucu da olsa, artik oglumuz rahat rahat oyun oynayip kosturabiliyor. Iste boyle, ne diyelim tatli oglus, bizi evden attirmayi da basardin ya, helal olsun sana. Tatli yanaklarindan operim. Her ne kadar cok zipir olsan da, cok da tatlisin.

Tuesday, November 27, 2007

Yuruyelim Seninle Istanbul'da



Yuzun bir ay gibi parlarken gecenin ortasinda
yuruyelim seninle istanbul'da

Bogazici magrur turkulerini

gozlerine baka baka soylesin

martilar usuyunce

denizin sicaginda bulsunlar kalbimizi

...................................

......................................


bir elimizde umut

bir elimizde sevda

yuruyelim seninle Istanbul'da

musiki kesilsin, tukensin yazi

caresiz kalinca mizrap ve siir

ozan bir kenara biraksin sazi

ressam fircasina neden mi kizgin

tuvalde cizgiler, renkler kirmizi

kirmiziyi sevdigini bilince

cekilir mi artik gullerin nazi

.................................................

..........................................................



biz gitsek de, Istanbul'da yine de

yillar yili gezinmeli bu sızı

benden bir yarali siir kalmali

senden bir tebessum, bir de kirmizi




Nurullah Genc, Yuruyelim Seninle Istanbul'da kitabindan









Friday, November 2, 2007

Severim

SEVERIM


Sevgili "kendigokkubbemiz" beni bir sure once bu oyuna davet etmisti, ancak simdi icabet edebildim. Tesekkurler Baharcim
Severim, uzaklardaki ailem ve akrabalarima kavusmayi, ablacim ve kuzenlerimle birlikte yaz aksamlari balkonda, gecenin bir yarilarina kadar cekirdek citlayip muhabbet etmeyi....
Severim, minicik oglumun, burnumu cektigimde bile beni agliyor sanip, usulca yanima sokulmasini, o tatli suratini suratima yaklastirip " aglama, şen aglama, hic aglama" demesini... Bir yerim acidiginda gelip opup, o tatli sesiyle "gecti mi?" diye sormasini....
Severim aksamustu kapida anahtar sesini duymayi, anahtarin sahibini de....
Severim memlekete gittigimde, kendimi disari atip sokagin, hayatin ve Istanbul'un kokusunu icime cekmeyi....
Severim Osmanli tarihine ait kitaplar okuyup, eski yillarda gecen olaylari konu alan filmleri izlemeyi......
Severim ciseleyen yagmur altinda yuruyup, kendi icimi dinlemeyi, efkarlanmayi, efkarimi O'na (C.C) arzetmeyi......
Severim, guzel hayaller kurmayi....
ve daha bir cok seyi.....
Kendimce birseyler daha ilave etmek istiyorum. Cocukken sevdigim bazi seyleri
Cocukken,
Severdim bahceye serdigimiz kilimin uzerinde bebeklerimle kendime bir kucuk dunya kurup, doyasiya evcilik oynamayi,
Severdim elektrikler kesilince babamin mum isiginda bizimle kibrit atmaca oyunu oynamasini,
Severdim babama 'hadi babaaa, eskilerden anlaattt' dedigimizde derelerde, cayirlarda, gerdengec calilari arasinda gecen senlikli cocukluk hikayelerini dinlemeyi,
Severdim okuldan eve donunce annecigimi hep evde bulmayi,
Severdim yaz geceleri sahil boyuna gidip denize karsi gazoz icmeyi, atlikarincaya binmeyi,
Severdim mahalledeki bakkal Kamil abiden Ulker hobby cikolata, Tadelle, Tipitip sakizi ve leblebi tozu almayi,
Severdim bayram sabahlari annemin geceden elerimize yaktigi kinalari yikayip, yeni elbiselerimi giymeyi,
Severdim, haftasonu sabahlari televizyonda cizgi film izlemeyi,
Severdim, kis geceleri okuldan hava kararinca cikmayi,
Severdim, ilkokulda sinif baskani olmayi, her sene basinda kitaplarimizi, defterlerimizi ozenle kaplayip, resimli etiketler yapistirmasini
Severdim, babamin uzaklardan getirdigi rengarenk boyalarin, kalem kutularinin, silgilerin, kalemlerin kokusunu,
Severdim, ogretmen dayimin bizi adam yerine koyup ciddi ciddi muhabbet etmesini,
Severdim mahalledeki arkadaslarla kis gunleri kartopu savasi yapmayi, yaz gunleri bahcede 'hadi anlat bakalim' oynamayi,
Severdim iste bircok seyi.... Cunku kokular baska, tadlar baskaydi cocukken. Sevincler cok sevincli, uzuntuler cok uzuntuluydu o zamanlar... herseyi daha bir zirvede yasiyorduk belki de . Tadini ala ala, taa icimizde hissede hissede... Mahallemiz kucuk ama icimizdeki dunya cok buyuktu....
Bu arada ben de www.beceriksizgelinden.blogspot.com ve http://banuskitchen.blogspot.com/ adreslerinde ikamet eden iki sevgili arkadasimi sobeliyorum.

Sunday, October 28, 2007

Alti bezli minik yaratiklar



ALTI BEZLI MINIK YARATIKLARIN IKTIDAR MUCADELESI


Biz zoru, hatta imkansizi basarmaya calisiyoruz. Hatta cabamizin icinde bulundugumuz o an icin bir sonuc vermeyecegini bile bile bosa kurek salliyoruz. Bulunduklari her yerde kendi hukumranliklarini ilan etmeye pek meyilli 2 yasindaki minik devlerin, en buyuk varliklari olan oyuncaklarini paylasmalarini saglamaya calisiyoruz. Isin kotu yani, anlayamacaklarini, buna henuz hazir olmadiklarini bile bile bunu yapiyoruz.

Butun annelerin bildigi senaryo. Siz arkadaslarinizla birlikte yetiskinlerin dunyasinin onemli meselelerine tam daldiginiz bir vakitte, ortada cikan bir cingar sizi hayatin bir baska gercegiyle yuzyuze getiriverir. Surpriz bir vaka degildir. Kimbilir kac yuzuncu defa bu sahneye sahit olmuslugunuz vardir. Evet, buralarda toddler diye bilinen, genellikle 2 yas cocuklarinin oyuncak kavgasindan bahsediyorum. Yani yuz binlerce (ok abartmis olabilirim) oyuncagin arasinda bir tanesini paylasamama kavgasidir verilen. Bu 2 yasindaki alti bezli minik yaratiklar, paylasmama konusunda kesinlikle cok kararlidirlar. Gerekirse diger cocugun elindeki o harika! oyuncagi almak icin kendisini yerden yere atabilir, hasminin ustune saldirabilir, hic birsey yapamazsa tepine tepine aglayabilir. O anda laftan anlayacak durumda degildir zaten o 2 yasindaki, kendini dunyanin hakimi sanan alti bezli yaratik. Tamamen hasmin (eski arkadas, yeni hasim, 10 dakika sonra yine arkadas) elindeki o muhtesem objeye kilitlenmistir. Hedef "o benim olmali, o benim olmali". Tabii oyuncagi elinde tutup vermemekte direnen alti bezlinin de o an kilitlendigi tek sey "bu benim, bu benim" Biz hanim hanimcik oturup muhabbet eden annelerin de tabii etekleri tutusuverir bu hengamede. Ne de olsa ortaligi savas meydanina cevirenlerin annesiyizdir. Ilk once tatli tatli "bak oglum/kizim, paylasmak cok guzel, hadi ver oyuncagi arkadasina. Biraz da o oynasin. Paylasin, kardes kardes oynayin." diye ikna etmeye calisiriz. Ise yaramadigini gorup bir de oradaki diger insanlari gurultumuzle rahatsiz ettigimizi dusununce sinir katsayimiz da yavas yavas artmaya baslar. Yine de kendimizi zorlayarak "Hadi bebegim, cici ol, oyuncagi ver arkadasina. Ver o arabayla arkadas da oynasin biraz, paylasin." ya da "bak annecim, burda baska bir araba var, hem de kirmizi, ne guzel, hadi bununla oyna sen" diyerek son bir ikna hamlesi daha yapmaya calisiriz. Yok. Elde var sifir. Bir arkadasimin deyimiyle, "duvara konus, duvar daha iyi tepki verir" . O an kendini o oyuncaga adamis 2 yasindaki icin bu sozler pek de birsey ifade etmemektedir zira. Iste bundan sonrasi sizin sabriniza, annelik yetilerinize kalmistir. Herkesin cozum ya da cozumleyememe yontemi farklidir herhalde. ( Cozum bulabilenler yorum kismina yazarsa emin olun cok faydasi dokunur)




Iste boyle, 2 yas 4 bucuk aylik, cok kararli bir erkek cocugu annesinin hemen hemen her arkadas toplantisinda yasadigi bildik sahnelerden biri anlattigim.(Daha ne sahneler var ki anneler bilir ancak. Bugun ki bikac vukuatimiz jaluzi perdeyi bozmak, krem rengi koltuklara ispirtolu kalemle yazmak, cekmeceleri ve kitapligin alt rafini bosaltmak,..............) Oyle anlar oluyor ki, ne okudugunuz kitaplar, makaleler, ne de es dost tavsiyeleri fayda etmiyor. Siz tabii yine de cocuga guzel davranislari telkin etmeye devam ediyorsunuz o an ise yaramadigini bilerek ama bir umit, gelecege yatirim olur diyorsunuz. Sabrinizin yettigi yere kadar...

Bazen annelerin yuzunu gulduren vakalar da yasaniyor elbet. Cocugunuz ya da minik arkadasi, gayet sirin bir edayla hic zorlamadan elindeki oyuncagi verebiliyor. Ama dedim ya, bazen.

Dunyada bu kadar cok sevdigim ve fakat zaman zaman beni bu kadar cok kizdiran, hatta cildirtan baska bir varlik olmamisti hayatimda. Buna ragmen sacinin teline bir halel gelmesin istiyorsunuz. Nasil hem bu kadar masum, hem de bu kadar zalim olabiliyorlar, ben kestirebilmis degilim. 5 dakika once annenizden emdiginiz sutu burnunuzdan getirten alti bezli sipacik, 5 dakika sonra gelip sirin suratini suratiniza iyice yakinlastirip, sonra bi de opucuk konduruverebiliyor. Ve o an bittiginiz an oluyor :)

Bu gece karistirdigim bir aile dergisinde " Cocuga erken yasta paylasmayi ogretmek" baslikli bir yazi gordum. Yaziyi okuyunca, zaten bir suredir dertli oldugum mevzu da birseyler karalamak istedim. Simdi de asagida o dergiden bazi alintilar yapip, cevirecegim.


COCUGA ERKEN YASTA PAYLASMAYI OGRETMEK (1)

"Bir ebeveyn olarak, paylasmayi ogretmenin en iyi yolu, onun ne kadar zor birsey oldugunu hatirlamaktir diyebilirim.

Bazen yetiskinlerin cocuklariyla paylasma hakkinda konustuklarini duyarsiniz. "bak, paylasmak ne kadar eglenceli birsey. Gordun mu " derler. Ee, maalesef hayir.

Paylasmak her zaman icin cok eglenceli olmayabiliyor. Kucuk yastaki cocuklar icin de, bazi yetiskinler icin de eglenceli olmayabilir. Paylasmak iyi bir seydir. Iyi ve dusunceli bir davranistir, eglenceli olmasa da. Cocuga bu mesaj verilmelidir. Paylasarak arkadasliklar kurabilecegi ve onlarin da kendisiyle bir seyleri paylasacagi soylenmelidir.

Neden paylasmak bu kadar zor? Bu 'bir tane sana, bir tane bana' seklindeki sosyallikten yana davranis, erken yastaki cocuklarin gecirdigi egosentrik ( Benmerkezci, kendini merkez alan) doneme tamamen zittir. Eger cocugunuz 50 tane topun bulundugu bir odadaysa, o gercekten oradaki butun toplarin kendisine ait olduguna inanir. eger siz iceri girer ve toplardan bir tanesiyle oynamak isterseniz,o topu size vermesi, 50 tanesini vermesi kadar zordur. Bir topu vermesi, adeta elindeki hepsini vermesi gibi zordur bu yas donemi cocugu icin. Bu hic egleneceli degil, hic kolay da degil.

Yaklasik 3 yas civarlarinda, yavas yavas daha fazla yasam tecrubesi edinip, bu egosentrik (Benmerkezci) donemden siyrilmaya basladiklari zaman, paylasmayi kavramaya baslarlar. Ilk once aile, akraba ve kardeslerle, sonra da arkadaslari ve diger insanlarla paylasmaya baslarlar.

Bu gecis donemini kolaylastirmak icin onerilen bazi tavsiyeler sunlar:


  • Paylasmak istemeyip bagirip, cagirip tepinmeye basladiklari zaman dikkatlerini baska yone cekin. Oyuncak kavgasi yaptiklari an, paylasma hakkinda konusmak icin uygun zaman degildir. Ayrica oyuncagi ellerinden almak da cok iyi degildir. Dikkatlerini baska yone cekin, mesela "aa bak disaridaki kusa" diyin. Paylasma hakkindaki konusmanizi cocugunuzun sakin oldugu bir zamana birakin.

  • Cocugunuzu arkadasi evinize geliyorsa, cocugunuz icin cok onemli olan esyalari ortadan kaldirin. Bu onun icin ozel bir oyuncak ya da battaniye vs. olabilir. Bunlari ortadan kaldirdiginizda paylasma (paylasmama) kavgasi da dogal olarak cikmaz.
  • Cocugunuz bir esyasini paylastiginda bunun farkinda oldugunuzu ve desteklediginizi belli edin. Cocougunuz bir oyuncagini arkadasina uzattiyorsa "Aferin! Paylasman cok iyi bir davranis" deyin.
  • Paylasma kavrami, soyut bir kavramdir. Cocugun anlamasi zor olabilir. Cocugunuz bir paylasimda bulundugunda, dikkati bunun uzerine cekmek, "Aferin! Bak arkadasinla oyuncagini paylastin. Cok iyi." demek bu kavrami somutlastirip, cocugun anlamasina yardimci olur.........

.............................. seklinde devam ediyor yazi.


(1) Today's Family Magazine Lake County

Saturday, October 20, 2007

Eski Bir Bayram Yazisi

Bayram biteli bir hafta oluyor ama blogla hic ilgilenemdigim icin birseyler karalayamadim. Yillar once (tam hatirlayamiyorum kac yil gectigini ama 4-5 yil once galiba) yine bir bayram ustu gazeteye yazdigim bir bayram yazimi paylasmak istedim burada. Chicago'da yasiyorduk o zaman. Bayram kutlamasi haberi niteliginde yazildigindan bazi ayrintilari kesiyorum, biraz alinti yaparak yayinliyorum.

DOSTLARLA BERABER (BAYRAM)

Bir bayram daha geçti, gitti. Çocukluğumuzun bayram sabahlarını yaşayamadık belki. Yatağımızda, bir an önce bayram sabahına ulaşmak için kendimizi uyumaya zorlayamadık. Yepyeni kırmızı ayakkabılarımızı giymek için de sabırsızlanmadık besbelli. Komşu ve akrabaların ellerini öpüp, harçlıklarımızı toplamanın hazzını da yaşayamadık. Bir çoğumuz bayrama babamızın elini öperek de başlayamadık. Ama olsun, dostlarımız vardı bayram sabahı Chicago’da, birbirimize hem anne, hem baba, hem de kardeş olduğumuz dostlarımız. Çocuklarımızın teyze, amca hasreti çektiği bu uzak diyarlarda, varlıklarıyla bu eksikliği dolduran dostlarımız. Hiç aklımıza gelir miydi valizlerimizi yüklenip ana yurdumuzu terkederken, binlerce kilometre uzakta, bunca dost bulacağımız. Aklımıza gelir miydi aynı annelerimizin yaptığı gibi, dost ahbab ziyaretlerine elimizde bir tatlıyla gideceğimiz. Ya da evdeki tuzumuzun bittiğini en olmadık bir zaman da farkedince, bir parça tuz isteyeceğimiz komşularımızın olacağı yanımızda. Aklımıza gelmedi belki. Ama şanslıydık. Onlar vardı ve bayramda da yanımızdalardı. Chicago’da da bayram sabahı, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi bayram namazının kılınmasıyla başladı. Biraz mutluluk, biraz özlem, biraz da burukluk vardı yüreklerimiz de. Chicago’da yaşayan Türk toplumu her zaman olduğu gibi.........................................................................................................................................................
...............................................................................................................................................................
.................... yazinin devamini yayinlamiyorum, bu kadar yeter

Chicago'yu anmisken, oradaki eski dostlari da anmamak olmaz. Tabii her ne kadar blogunu takip ediyoruz, bidi bidi bidi deseler de, yorum yazmakta tembellik gosteriyorlar. Bazilari da yazdiklarini ama yorumlarinin kayboldugunu iddia ediyorlar. Bakalim gunun birinde oradaki dostlar da sadece okumakla yetinmeyip bir kac satir karalayacak mi?? Ozledim sizi kizlaaarrr :)

Monday, September 17, 2007

Bir Guzel Ay


Ramazan gelince insan Turkiye'yi daha da bir ozluyor. Hele de Istanbul'u. Sultanahmet'teki Ramazan etkinlikleri, mekanin manevi havasi, kitap fuari... Universite yillarimda Ramazan aylarinda giderdik Sultanahmet'e. Beyazit'tan yola revan olup, Divanyolu'nu arsinlayip, Cemberlitas'i gecip, Sultanahmet'e yurumek ayri bir keyif verirdi bana. Yillardir yasayamadigimiz tatlar bunlar. Ne sicak pide, ne ezan sesi, ne iftara yetismek icin kosusturan insanlar, ne o Osmanli yadigari camiileri susleyen mahyalar var burada. Ama ne var ki, yasadigimiz her yerde, gittigimiz her mekanda yeni seyler ogreniyoruz. Ehh sicak pide alacagimiz bir firin yoksa, yemek bloglarindan bir pide tarifi alip, evde yapiveriyoruz. Istanbul'u ozleyince de eskiden cektigimiz fotograflara bakiyoruz. Hem bugunu, hem gecmisi birarada yasatan mekanlariyla, Istanbul gercekten ruh sahibi, yasayan bir sehir. Iste o sevgili sehirden Ramazan'i hatirlatan kareler. (Her ne kadar gectigimiz yil Mayis sonunda Istanbul'un fetih kutlamalari sirasinda cekilmis olsalar da...)


(Sultanahmet Camii-Blue Mosque)

(Sultanahmet Meydanindaki meshur Alman Cesmesi)

Friday, September 7, 2007

Kuzenlerde Kahvalti




Iste tatli bir tatil hatirasi... Bu yaz tatilinden biriktirdigim guzel anilari bloguma koymak istiyorum ki, hep gozumun onunde olsunlar. Istanbul'da kuzenlerimin bekar evinin balkonunda yaptigimiz guzel kahvaltilardan biri bu da. Bu yaz onlarin islerinin yogunlugundan fazla gorusemedik maalesef ama gecen sene bu kahvaltilarin ve muhabbetlerin sayisi cok daha fazlaydi. Istanbul'un gobeginde nadir bulunan tarla-bahce manzarasi esliginde. Sizi ozledim milleeeettt.... Ahh ahh keske siz de benim evime gelebilseniz de, ben de size boyle kahvaltilar hazirlayabilsem... Iste boyle, gonul muhabbet ister bu uzak diyarlarda, kahvalti bahane....

Bu arada hayiflandigim bisey var. Butun yaz boyunca canim ablacigimin ve annecigimin bize hazirladigi sofralardan birini bile fotograflamamisim, ona yaniyorum.

Monday, September 3, 2007

Yeni sayfa


Dunya iste bu... Acisi, tatlisi birbirine karismis. Zaman zaman uzuntuler, zaman zaman mutluluklar caliyor kapimizi. Son haftalar sikintili gecti bizim icin. Turkiye'de bulunan kayinpederim hastalandi, esim bir gun icinde apar topar bilet bulup, Turkiye'ye uctu. Ama nasip olmayinca olmuyor, babasina yetisemedi. Nur icinde yatsin kayinpederim insaallah. Allah'tan geride kalanlarimiza hayirli, saglikli ve uzun omurler vermesini diliyorum.


Bloguma son gunlerde baktikca fazlasiyla karanlik ve koyu renkli gorunmeye baslamisti gozume. Belki de halet-i ruhiyemden dolayi. Biraz renklendirmek, aydinlatmak lazim diyerek baska bir template (sablon) secip kullanmaya karar verdim. 4-5 yil once Chicago'dayken web design dersi almis olmama ragmen, hepsini unuttugumdan, hatirlamaya calisip uzerinde ugrasacak kadar vaktim de olmadigindan, hazirda bulunan sablonlardan birini sectim. Tabii sablon degistirince, daha once yapilmis olan kisisel duzenlemeler, eklemeler puff! diye ucup gidiyor. Zaten fazla birsey yoktu ama dunyanin degisik ulkelerinden ziyaretcilerin geldigini gosteren minik haritamin gitmesine uzuldum tabii.


Bakalim bu yeni haline alisacak miyim blogumun Sevmezsem yine degistiririm artik.


Monday, August 13, 2007

Daralan gonul

DARALAN GONUL


Cozulmesi zor bir bilmece gibi insan. Kimi zaman gonul ferah feza, kimi zaman kiyasiya bir karanlik, bir darlik. Herkesin olur kendini bogulacakmis gibi hissettigi zamanlari.Gonlunuz daralir, sanki dunyaya bir sis perdesinin arkasindan bakiyormus gibi hissedersiniz kendinizi.Sair zaman size gulumseyerek bakan dunya, suratini asmistir sanki. Yolculugun dunya duraginda kafaniz karismistir. Nasil da geciyor zaman? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum? Ne yapiyorum? Bu gonul nasil birsey? Bu kalp nasil da boyle hic sabit durmaz?? Bir suru soru ususur kafanizda. Huzur kacmistir bir kere, bazen ortada bariz bir sebep bile goremezken Yana yakila arar durursunuz. Huzur nerede? Annecigimin dizinin dibinde mi? Yine uzaklarda kalan memleketimin yemyesil bir bahcesinde mi? Cocugumun mis kokan saclarinda mi? Kendimi disarilara mi vursam? Sokaklarda, parklarda mi arasam huzuru? Ne yapsam da kurtarsam kendimi su mengenelerden der durursunuz. Bogaziniza bir yumruk gibi tikanan, nefes aldirmayan sikintiyi basinizdan atmak istersiniz. Hava hep gunesli olsa, bulutlar hic gogu karartmasa, butun perdeleri acsam da icerisi apaydinlik olsa diye diye care ararsiniz icinizin karanligina. Insaniz ya iste. Kimi zaman huzurun engin denizlerinde neseyle kureklere asiliyoruz, kimi zaman kasvetin bogucu havasinda bir dala tutunmaya calisiyoruz. Med-cezirlerimiz hic bitmiyor. Boylesine daraldigim bir zamanda internette acilan bir sayfada tam da benim hissiyatimi anlatan bir yaziya rastladim. Duymadigim, bilmedigim sey degil ama tam da o derde mubtela olmusken, devasini bulan hastalar gibi icime bir ferahlik yayildi. Iste tasavvufta kabz deniyor bu daralmaya. Kabz, ic darligi, tutulma, gerilme, cani cikacakmis gibi olma manalarinda sozlukte. Aslinda bu kabz hali, Allah'in Kâbız isminin bir tecellisiymis ve O'na yonelerek gecirilirse sonuclari itibariyle de guzel meyveler verebilirmis. Hastaligin tedavisinde ilk is onun ne oldugunu bulmaktir ya. Adi konulmayan, ne oldugu bilinemeyen hastalik daha bir tedirgin eder insani. Iste bu sikintilarin da ne oldugunu, neden oldugunu bilmek, tedaviye baslamak icin ilk adimi atmak gibi.Internet sitesindeki yazida soyle anlatiliyor kabz hali.

" Mevlânâ’nın ifadesiyle kalb, tecelligâh-ı ilahî deryasının sahilidir. O deryanın tecelli dalgaları devamlı kalb sahiline çarpar durur. Bunlar ışık tayfları gibi değişik şekil ve boylarda olurlar ve uğradıkları yerlerde kendi keyfiyetlerine göre değişik tesirler hasıl ederler. Bu dalgalardan bir kısmı Cenâb-ı Hakk’ın “Bâsıt” ism-i şerifinin tecellileri olarak gelir. Bâsıt; dilediği kuluna ihsan ve lütuflarını bol bol veren, ona güzel bir hayat, daimi saadet ve geniş rızık bahşeden demektir. Dolayısıyla, Bâsıt isminin tecellisi olan dalgalar kalbi inşiraha gark ederler. O engin deryanın bir kısım dalgaları da “Kâbız” isminden neş’et ederler. Kâbız ise; ihsan ve lütuflarını bazen kısan, istediği kulundan servet ü sâmanı, evlâd ü ıyâli, hayat zevkini, gönül ferahlığını alıveren manalarına gelir. Kâbız isminin tecellisi olan dalgalar kalbe gelip çarptığı zaman orada bir sıkıntı, bir kalak ve iç darlığı meydana getirirler.
Cenâb-ı Hakk’ın Kâbız isminin tecellileri mutlaka her insanda tesirlerini gösterir. İnançsız kimselerde bu tesirler, bunalım, stres ve buhran şeklinde ortaya çıkar; onlarda intiharlara sebebiyet veren sâik de çoğu zaman bu türlü bir kabz halidir. Mü’minlerde ise, her kabz bir teyakkuz faslı ve Mevlâ-yı Müteâl’e gönülden teveccüh çağrısıdır. İnsan mütemadiyen Bâsıt isminin mazharı olsa ve hep ilahî ihsanlarla karşı karşıya bulunsa, onun nimetlerin kadrini bilememesi, kendini salması ve nankörce davranması söz konusu olacaktır. O ard arda lutfedilen nimetlerin muvakkaten kesildiğini de görmelidir ki, onların kıymetlerini anlasın. Bu açıdan, bast halinde rahatça kulaç atıp ileriye doğru gidebilmenin zevkini duyabilmek için ara sıra kabza maruz kalmak ve bir tutukluk yaşamak da gerekmektedir.

Evet, Allah Teâlâ hem “Kâbız” hem de “Bâsıt”tır; insan irâdesinin nisbî bir tesiri olsa da, kabz u bast Allah’ın kudret, meşiet ve iradesine bağlıdır. “Allah hem kabz eder hem de bast eder.” (Bakara sûresi, 2/245) mealindeki ayet-i kerime de bu hakikati ifade etmektedir. Bütün varlık, O’nun kabza-i tasarrufundadır; semâlardaki burç burç gezegenlerden insanın kalbine kadar her şeyi dilediği zaman evirip-çeviren O’dur. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kalb, Hazreti Rahmân’ın parmakları arasındadır; onu halden hale çevirir ve ona istediği şekli verir.” sözü de bu gerçeğin bir buudunu hatırlatmaktadır. Allah Teâlâ, Kâbız ve Bâsıt isimleriyle dilediği zaman kalbi öyle sıkar ve onu öyle ihtiyaçlara boğar ki, artık O’ndan gayri hiç kimse kalbi inşiraha kavuşturamaz ve onun ihtiyaçlarını gideremez.. istediğinde de kalbe öyle genişlik ve inşirah verir ve onu öyle ihsanlarla şereflendirir ki, gayrı o hiç tasalanmaz ve hiçbir şeye ihtiyaç duymaz."

Yazinin devaminda gonul darliginin careleri de anlatiliyor. Izdirap ceken hastalarin dogru ilaci bulduktan sonra rahatlamalari gibi, Allah'in butun sikintida olanlarin sikintisini giderip rahatlatmasini diliyorum.


Monday, July 30, 2007

Şehirde Yaşam

ŞEHİRDE YAŞAMA SANATI KURSLARI 



  Keşke İstanbul'da 'Şehirde Yaşama Sanatı' kursları düzenlense ve İstanbul'da yaşayan herkesin katılması mecburi olsa. Hatta kurs sonunda başarılı olamayanlar şehirden uzaklaştırılsa... Herhalde o güzelim kent daha bir yaşanılası olurdu. Maalesef birçoğumuz şehirde hele de büyük şehirde yaşamanın adabını bilmiyoruz. Aslında maalesef insana ve yaşadığımız çevreye saygı duymayı da beceremiyoruz. İstanbul kozmopolit bir şehir. Gürültü kirliliği had safhada. Hani derler ya 72 buçuk milletten insan yaşıyor diye. Öyle bir yer.. Hani çeşitlilik iyi hoş, renk katıyor şehre ama bu şehre akın eden insanlar hala kendi köy ve kasabalarındaki yaşantıyı yaşamaya çalışıyor. Köy ya da kasaba yaşantısını aşağıladığımdan dolayı değil bu sözlerim. Oralarda yaşam büyük şehre benzemez. Kocaman bahçeler içindedir evler. Büyük şehirdeki gibi dipdibe, burun buruna apartmanlarda yaşamaz insanlar. Köyde kasabada, sesimiz komşuları rahatsız edecek, gürültümüz gidecek tasası yoktur. Ama İstanbul gibi bir şehirde öyle mi? Sokakta öksürseniz sesiniz en az beş on apartmanın ön tarafa bakan dairelerinden duyulur. Hele de yaz geceleri açık pencerelerden odaya dolan gürültü... Tatilimin İstanbul ayağında en çok sokağın gürültüsü yordu beni. İnsanların sanki bu şehirde sadece kendileri yaşıyormuş gibi davranmaları çileden çıkarmaya yeter galiba insanı. Hele de yatak odanız sokağa doğru bakıyorsa. Gecenin 12' sinde, 12 buçuğunda insanların camdan cama bağıra çağıra muhabbet etmeleri, balkonlarda gecenin bir yarısı yüksek sesle söyleşip gülüşmeleri, kim tatile Bodrum'a gidecekmiş, kim tatilden geri dönmüş havadisleri... Gecenin 1'inde müziğin sesini sonuna kadar açıp arabasıyla sokaktan bangır bangır geçen düşüncesizler, kazandıkları maçı arabalara doluşup, korna çalıp bağıra çağıra kutlayan, bununla kalmayıp silah atan şehir magandaları... Gittikleri gezmeden çoluk çocuk geç saatte dönen gürültücü aileler... Gece gündüz demeden evlerinden bütün sokağa yayın yapan müziksever gençler ve daha neler neler... Haftasonu olsa bir derece anlayışla yaklaşılabilir belki ama haftaiçi gecenin 12 buçuğunda, herkesin uyumaya çalıştığı bir zamanda, camdan cama, sokak ortasında yüksek sesle muhabbet neyle açıklanabilir bilemiyorum. Çok sesli hanımları uyardığımda ise aldığım cevap hayli enteresan. 'Suna bak yaa, mahallenin düzenine karışıyor!' Herhalde düzensizliğin düzen kabul edildiği bir şehir olsa gerek burası. Korna çala çala, silah ata ata, 2 yaşındaki bebeleri korkudan çığlık çığlığa uyandıra uyandıra yoldan geçen sporsever! gençleri, telefonla defalarca karakola haber verdiğimiz halde, pek bir sonuç alamadığımızı da eklemek yerinde olacak sanırım. Velhasıl, o güzelim şehrin, o asırlardır örselene örselene yıpranmış ama hala ayakta durmaya çalışan nazlı İstanbul'un hali pür melalini anlatmaya kelimeler yetmez. Adeta kötü koca eline düşmüş güzeller güzeli, iyiler iyisi, yaşadığı imtihanına sabretmeye çalışan bir gelin gibi İstanbul... Kıymetini bilmeyenlerin eline düşmüş bahtsız bir çiçek. Kıymet bilmeye çalışanların da emeklerine destek olmuyor bir kısım İstanbul halkı maalesef. 

ÇÖPLERİNE SAHİP ÇIKAMAYANLARIN ŞEHRİ 

Sultanahmet cennetten bir köşe sanki. Öyle huzurlu, öyle güzel. Belediyenin çevre düzenlemesi de iç açıcı. Ama gelin görün ki çevredeki yeşilliklerin, bahçelerin, çiçeklerin arasına ne yiyip ne içtilerse, bütün çöplerini atmış insanlar. Etrafta hiç çöp kutusu göremiyorsan bile çöpünü elinde tut, cebine, çantana filan koy ama sokağa atma ey insan! diye haykırası geliyor bu garibin. Bizim yüreğimizi yakan bu manzara, geçtiğimiz haftalarda Türkiye'yi ziyerete gelen ve hayran kalan Amerikalı dostlarımızın da hayretine mucip oldu. Şaşırdılar, sordular 'neden?'. Açıklayamadık... Varın sokaklardaki, denizlerdeki çöpleri, pet şişeleri siz açıklayın! 

BİLİNÇSİZ ANA-BABA EŞİTTİR BİLİNÇSİZ YETİŞEN YENİ NESİL 

Bir süre önce şahit olduğum bir manzara maalesef bilinçsiz anne babaların elinde yetişen bazı çocukların da gelecekte bu hassasiyeti taşıyamacağı gerçeğini gösterdi bana. Kaldırımda önümde hararetli hararetli konuşarak giden bir çift ve yanlarında 5-6 yaşlarında bir kız çoçuğu. Çocuk bi ara elindeki çöpü göstererek 'napiyim bunu?' diye sordu annesine. Kocasıyla sohbete dalmış kadın da kısaca 'at' diyerek geçiştirdi çocuğu. Çocuk da attı tabii elindeki çöpü kaldırıma. Artık daha ne söylenir bunun üstüne? İstanbul anlatılmaz yaşanır galiba. Bütün o eşsiz güzelliklerini gölgeleyen çirkinlikler de olmasa. (Şuan saat 1.27 ve son ses arabesk müziğini açıp sokaktan geçen bir arabayı daha kaydettik) Evet yazılacak şeyler, söylenecek sözler bitmez İstanbul'un bu dertleri üzerine... Siz ne dersiniz bilmem ama ben uzun zamandır kafamı 'Şehirde Yaşama Sanatı' kurslarına takmış bulunuyorum.

Sunday, July 29, 2007

Kapadokya




PERİLİ ŞEHİR YA DA GÜZEL ATLAR ÜLKESİ



Kapadokya'ya daha önce hiç gitmemiştim. İlk defa gidilen yerlere, ilk defa görülecek şeylere karşı duyulan o tatlı merak, o bildik heyecan sarmıştı beni. Şehre gece vardık. Havaalanı ile kalacağımız hotel arasında epey bir mesafe vardı. Sakin ve temiz hotel odasında, açık pencerelerden gelen tatlı esintiyle güzelce uyuyup dinlendik. Sabah kahvaltıdan sonra yola çıktık. Peribacaları gerçekten çok başka. Öyle heryerde görülecek şeyler değil. Adeta Yaradan'ın imzasını görüyorsunuz, görmek isteyene heryerde göründüğü gibi...

Ürgüp ve Göreme'yi gezdik, bol bol fotoğraf çektik.



Kapadokya Persçede 'Güzel atlar ülkesi' anlamına gelirmiş. At değil ama deve gördüm çevrede. Turistik amaçlı kullanılıyorlar sanırım


Bundan 60 milyon yıl önce, Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ'ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla (aşındırtılmasıyla :) ortaya çıkmış peri bacaları.



Bu kare de Derinkuyu yeraltı şehrinden. Yaklaşık 100.000 kişilik bir topluluğun barınma, yeme, içme, ibadet, savunma ihtiyacını karşılayabilecek düzeyde bir yeraltı şehri. Şarap üretimi yapılabilen, içinde su kuyusu ve ahırlar bulunan yeraltı şehrinin 18-20 kat olduğu bilinmekte. Bu katlardan sadece sekizi temizlenerek ziyarete açılmış. Yaklaşık 52 havalandırma bacasına sahip bu şehrin ziyarete açılan 8 katını bile gezmek epey vaktimizi aldı. Yerin altına doğru ilerledikçe zaman zaman bizi zorlayan daracık tünellerden geçtik, merdivenlerden indik. İçerisi epey serindi. Bu fotoğraftaki oda eğitim ya da ibadet amaçlı kullanılıyordu, rehberimiz anlatmıştı ama çok net hatırlamıyorum. Daracık dehlizlerde, karanlık odalarda kimbilir neler yaşanmıştır. Bazı insanları hapsettikleri daracık, karanlık, mezar gibi yerleri ürkütücüydü.



Temmuz 2007

Dunyanin dort bir yanindan kapimizi tiklatanlar
 
Locations of visitors to this page